Çıkmaz sokağın son çıkmazı

Bu şehre sığmıyorum artık Sârâ.
Her sabah güneşten önce uyanarak onu kıskançlık içinde bırakışım,
diferansiyel kılıflarda politik propaganda yapan akademik militanlara karşı asimetrik savaşım,
hayatlarının en önemli sınavına hazırlanırken hayatlarının en önemli sınavını unutan çocuklara verdiğim dersler
ve seni unutabilmek için daha nice beyhûde uğraşlarım..
Hepsi, ama hepsi ancak karanlığın hâkimiyetine kadar saklayabiliyor kalbimi benden. Ay’ın hükümranlığı başladığı an, açığa çıkıyor en derîn sırlarım. Sokaklarda yankılanıyor en gizli şarkılarım. İşte o vakit daralıyorum Sârâ, sığdıramıyorum rûhumu vücûduma. Adımlarım toprakta karşılık bulsun istiyorum, kendimi karanlık sokakların hükmüne bırakıyorum. Adımlayarak ıssızlaştırdığım sokaklar sanki uzaklara, çok uzaklara ait bir şarkıyı mırıldanıyorlar. Kediler bu gece benden, nedendir, gözlerini kaçırıyorlar; anlatmak istedikleri bir şey varmış gibi bakıyor kaldırımlar. Ahşap evlerin pencerelerindeki nergislere bir güzelliktir sinmiş, bir efsun var bugün dökülen yapraklarda. Havada güllerin bağrından kopup gelmiş bir koku, rüzgâr eğilip kulaklarıma hep aynı ismi fısıldıyor. O vakit anlıyorum bu sokak senden bir iz taşıyor, sana dâir bir şeyler var bu sokaklarda. Sanki şu köşeyi dönsem karşıma çıkacakmışsın, şu kapıyı açsam arkamdan girecekmişsin gibi. Adımlarımı sıklaştırıyorum. Kaçacak bir yer arıyorum, bulamıyorum. Bu şehrin her tarafına sinmişsin Sârâ. Gözlerin, ki bir Sezâi Karakoç dizesidir; benden başka kimsenin çözemeyeceği bir bilmece. Bu yüzden tek başımayım, yalnızım bu sokaklarda. Bedeli budur karanlık sokaklarda yalnız yürümenin. O kadar çok yürüdüm ki bu sokaklarda, artık ayak uyduramıyorum çağın insanlarına. İnsanlar insanın yalnızca yalnızlığını perçinliyorlar.
İnsanlar.. Yaşamak meşgûliyetinden yaşamayı unutan varlıklar. Sarf ettikleri pek çok kelimenin anlamını bilmiyorlar. ‘Cehâlet’ meselâ. İnsanlar bunu ‘şahsî paradigmamı olumlamamak’ olarak tanımlıyor ve hattâ birçok yerde zekâyı da bilgiyle bağdaştırmak gafletine düşüyorlar. Gerçek cehâletin ne olduğunu bilenlerin sayısı gün geçtikçe azalmakta. İlim – irfan ilişkisini hatırlayan kaç kişi kaldı ki şu dünyâda?
‘Sevmek’ de var bu münekker kelimeler arasında. İnsanların bu kelime hakkında bir fikre sahip olduklarını bile zannetmiyorum. Oysa ne de kolay dökülüyor ağızlarından sevgi sözcükleri. Hattâ o kadar ki ‘seviyorsan git konuş bence’ diye bir galat-ı meşhûr bile vardır dillerinde. Yâhu ey dilleri kulaklarına düşman insanlar; seviyorsam, nasıl konuşayım? Veyâhut konuşabiliyorsam, bu nasıl sevmektir? Bilmiyorum Sârâ, ama seven sevdiğini sevdiğine söyleyebiliyorsa, sevgiye dâir ne kalmıştır ki o dudaklarda? Bilemiyorum. Sevginin kendi içerisinde bir çıkmazı bu aslında, insanları suçlayamam bu konuda.
Hatırlar mısın Sârâ, bir vakit önce bana bir soru sormuştun. Kışın sonuydu, ilkbahar kendini göstermeye başlamıştı bile. Takıntı hakkındaydı. Epey bir süre aklımın bir köşesinde kaldı bu soru. Cevâbı değil aslında soruyu düşünüyordum, yine de buldum cevâbı sonunda. Ama sana söylemeyeceğim. Sormadın çünkü. Sorsaydın söylerdim Sârâ. İnsanlar bunu yaparlarmış çünkü, gördüm. Konuşurlarmış. Gününün nasıl geçtiğini sormalıydım meselâ, tez kızaran güllerden kendini sakınmanı söylemeliydim. Sen de bana motosikletlerden neden bu kadar nefret ettiğimi sormalıydın. Öylesine âşikâr olsa bile cevâbı, sormalıydın işte nedensizce. Kelimeleri hoyratça isrâf etmeliydik, kaçmamalıydık cümlelerden. Böyle yaparlarmış insanlar, evet, gördüm bunu. Bilmiyorum, ama bilmeliydik. Bi’ şekilde çıkmalıydık sevginin bu çıkılamaz çıkmazından. Çünkü sessizlik sessizce öldürüyor insanı. Sessizce yoruluyor insanlar hep kendi içerisinde. Göz altı torbalarının rengince ölçülebilecek türden bir yorgunluk değil bu. Bedenin yorgunluğu elbet içilen bir çay veyâhut dinlenen bir müzik eşliğinde dinlendirilebiliyor. Bir fincan kahve söküp atabiliyor günün tüm yorgunluğunu bedenden. Ama rûhun yorgunluğu böyle değil, bu kadar kolay aşılamıyor. Bedeni yoran insanın yaşadıkları, rûhu yoransa yaşayamadıkları. İçilen her kahve insana içemediklerini hatırlatıyor, izlenen her manzaranın ardında izleyemediklerim gizleniyor. Okuduğum her kitabın ardından alaycı gözlerle bakıyor okuyamadıklarım, adımladığım kaldırımlar adımlayamadıklarımdan bir iz taşıyor. İstanbul’umun eski sokaklarını geziyorum bâzan. Hiç yaşamadığım anıların hâtırâları beliriyor gözlerimde. Şu köşede bir kalaycı vardı diyorum, o esnâda mâcuncuya çarpıyor çocuklar. Bir küfeci nedâmetlerini paylaşıyor kaldırım taşlarıyla, minik bir kızın gözleri semâda dedesini arıyor. Komşusuna yemek gönderen kadın kokusu yayılmasın diye sıkıca bağlıyor tencereyi ve kızına seslenmek için dilini ağız boşluğuna götürüyor; irkiliyorum. Bu kadın benliğimden çalınmış bir ismi seslendiriyor. Diyorum ya Sârâ, bu şehrin her tarafına sinmişsin. Her adımım düşman sanki bana. Yorgunum işte, anla.