Uzaklarda bir adam var Monna

Kaknüs kuşlarının hasretkeş sedâlarla yolunu gözlediği; mübeccel falezlerin yamacında kâin mürgânın, hilkatindeki şerâfeti mûcibince müdânâ etmediği muazzez ve muallâ dağların ardında yaşayan münzevî bir ihtiyâr. Kayığı Neftî’nin üzerinde şimdi, durgun suların ardında güneşin, dalından kopan bir hazan yaprağı misâli melûl ve meyûs bakışlarla kayıp gidişinin seyrinde.
Kim bilir kaç ölümlü bu haşyetengiz tablonun karşısında mühtez bir sesle “Tutsam,..” diyordu, “Bir gün olsun tutsam, kurtarsam da sehânetini, karanlığın efsürde bürûdetinden; bâkî kılsam zehebî çehreni ufkun kızıllığına. Ve seyre dalsam ebedî bir akşamüstünü, hiç gelmeyecek bir sabâhın cesedi başında.” Oysa ihtiyâr bilirdi ki aşmalı geceyi, ağaran sabâhın Rabbine ulaşabilmek için.

Mümâsil düşünceler silsilesine gayri bu denli nihân olmadan, havanın târ olmasından evvel yuvasına varabilmek için yekindi yaşlı adam. Kulaklarında yankılanan bir Rumeli türküsü eşliğinde, sabah şikâr ettiği nasîbini çıkardı kayığının livarından. Lüfer Devri’nin ortasında, Kandilli Koyu’nda tutulmuşçasına heybetli ve mücellâ iki kofana balığı. Yedisinde değil, yetmişinde nasırlanmış elleri balıkların teskîninin uğraşındayken, gözleri, fezânın nâfiz ihtişâmına dalıverdi bir anlığına. Adamın istiğrakını fırsat bilen balıklardan birisi, daha iri ve daha parlak olanı, sızlamakla yükümlü suların a’mâkına kıvrak bir hamleyle avdet etti. Seyrindeki sâir balık da bir hamle yapmaya kalkıştı fakat, heyhât, adam sühûletle derdest etti bu makûs talihli balığı. Ancak, bu haysiyetli balığın mahzun bakışları ihtiyârın kalbine dokunmuş olacak ki; adam kendisini söze girme ihtiyâcında hissetti:
“Rabbim yaşanacak bir gün daha nasîp etti ona. Yaşanacak bir gün ve görülecek bir gün batımı daha. Seninse kara toprak düştü bahtına. Bakma öyle hazin gözlerle bana, ikramların en yücesidir bu aslında.”
Sözler, balığı teskîn etmiş olmalı ki; ortalığa bir süre sessizlik hâkim oldu. Veyahut belki de, balıklığından olsa gerek, hiçbir şey anlamadığından konuşmadı. Kim bilir, balıklar konuşamıyordu belki de adamın yeknesak dünyâsında.

Kayığının mirsatını rekzettikten sonra, tarhûnların ve kır nânelerinin râyihâlarıyla bezediği yoldan evine doğru yol aldı yaşlı adam. Hoş, evi de uzak sayılmazdı aslında. Ancak, yaşlılık işte Monna. Haddi aşmış bir ihtiyârın gözlerinden bakmalı dünyâya.
Ecrâm-ı semâviyenin hayâliyle semâda tedvîm eden gececil kuşların müstehzî bakışlarına aldırış etmeden; bir gün muvakkat istirâhatgâhı olacak toprağa ihtirâmından, halîmâne adımlarla arşınlayarak yolu, vardı aşı boyalı ahşap hânümânının medhâline. Kapının menteşesi selamladı adamı gıcırtısıyla. İhtiyâr sırladı kapıyı ve uyandırdı lambaları. Yorgunluk kahvesi pişirmeye çağırdı adamı bakır cezve. Okunarak eskitilmiş kitaplar ve çalışılarak yorulmuş masaların meyânından geçerek cezvenin davetine iştirâk etti ihtiyar. Mandabatmaz’dan intişâr eden nükhete meftûn fincanıyla kuruldu şöminenin karşısına. Odun parçalarının tahammüdüne pûyan olan gözlerinin önüne sökün etti hâtırâları. Çocukluğundan bir nefhâ esti yaşlı bedenine; mahcûp oldu yüzündeki evcer kırışıklıklar. Bir bakış attı Fâtih’in eski sokaklarına, mütehassir ve mütelehhif.
“Âh, Efkulafos!..” diye bir hasret nidâsı döküldü çatlak dudakları arasından.
Mahzan mehtâbın aydınlattığı minimalist bir odanın fersûde duvarlarına karşı meçhûl mülâhazalar içerisinde buldu gençliğini. Bu selif andaki tahayyüllerinden bir parça tahattur etti ihtiyârın paslanmış hâfızâsına:
“Sokakların günahlarından, ey duvarlar;
size sığınıyorum.”
Akabini derhatır etmenin uğraşındaki ihtiyâra döndü gencin gözleri bir anda. İhtiyâr şaşkınlığını atamadan söze girdi genç:
Hoş geldin; ey benim mâhasal-i müddet-i ömrümün müphem muhassalası.
Nerelerde kaldın?
Bilsen, hasretinle kaç geceyi uykusuz sabahladım,
Kaç şakâyıkı ürküttü uykusuz bakışlarım.
Ama olsun, geldin. Mâdem ki geldin;
Anlat.
Bir şeyler söyle bana.
Apokrif de olsa çıkarımlar yap.
İnsanoğlunun tamahkârlığının sermediyetine dâir atıflarda bulun.
Tuva Vâdisi’ndeki alevlerin sözlerini aktar bana,
Zatüssuver Kalesi’nin mahkûmuna benden bahset.
Doğacak güneşin muştusunu ver bana,
Batmış olanlara “elvedâ” de.
Bir kadîm mefkûrenin yorduğu gözlerle nigâh eyle,
Ve diskur çek münharif benliğime.
Aydınlat yolumu alnındaki çizgilerin bilgeliğiyle.
Söyle:
Her faslı bahâr olan, o bahtiyâr ilçede;
Kuşlar uçuyor mu hâlâ yükseklerde?
İhtiyâr, dinle beni,
Soracaklarım var sana!
Solmuş çiçeklerin anlatacağı hikâyeler olmalı bu gece bana
Ki ölene değin, ne de ölümsüzdür insan aslında
“Vazgeç” demekten kolay ne vardır ki şu dünyâda?
Konuşsana yâhu ketum ihtiyâr
Bir isim söyle bana.
Söyle ki yansın;
Çünkü yanmazsa bir kalp, neye yarar?
Âh, ihtiyâr, belli ki bilmiyorsun konuşmasını.
Desene, bazı şeyler hiç değişmiyor.
Ebedî olmasını istediğin hususlarda mütenâhiyet lafızları kullanmak meselâ..
Ne bileyim.
Oysa konuşmasını bilseydim,
Veyâhut yaşamasını..
Ne diyeyim.
Kalbimde medfûn bir isim var Monna,
Söyleyemiyorum.